'İklim Değişikliği Hepimizi Kaybeden Tarafa Dönüştürüyor'

Turizm Gazetesi 14/10/2026

Optimism: 15 Concern: 85 Uncertainty: 60 Confidence: 10 Discontent: 0 Satisfaction: 25
'İklim Değişikliği Hepimizi Kaybeden Tarafa Dönüştürüyor'

İklim değişikliği, turizm sektöründe maliyetleri artırırken tatil destinasyonlarının çekiciliğini de tehdit ediyor. Özellikle Akdeniz havzasında yükselen sıcaklıklar, orman yangınları, su kaynaklarının azalması ve aşırı hava olayları, turizmin geleceğine ilişkin önemli soru işaretleri yaratıyor.

Linné Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Fakültesi ile Lund Üniversitesi Hizmet Yönetimi Bölümü'nde görev yapan sürdürülebilir turizm ve hareketlilik uzmanı Prof. Dr. Stefan Gössling, Alman turizm yayın organı fvw|TravelTalk'a verdiği röportajda sektörün iklim değişikliği karşısındaki durumunu değerlendirdi. Gössling, destinasyonların önümüzdeki yıllarda karşılaşabileceği riskleri, uyum stratejilerini ve turizmde sürdürülebilir dönüşümün önündeki engelleri anlattı.

İklim Değişikliği Turizm Maliyetlerini Artırıyor

Önümüzdeki beş ila on yıl içinde iklim değişikliğinin turistler ve turizm işletmeleri üzerindeki en somut etkilerinin neler olacağına ilişkin soruyu yanıtlayan Gössling, tablonun sanıldığından daha karmaşık olduğunu belirtti.

İklim değişikliğinin seyahatleri şimdiden daha pahalı hale getirdiğini vurgulayan Gössling, işletme giderleri, yatırım ihtiyaçları, gelirlerdeki dalgalanmalar ve finansman koşullarının bu süreçten etkilendiğini ifade etti.

Bina sigortalarındaki maliyet artışları, kış turizmi merkezlerinde suni kar üretimi, yaz aylarında soğutma için artan elektrik tüketimi, gıda fiyatlarındaki yükseliş ve aşırı hava olaylarının yol açtığı hasarlar, sektörün karşı karşıya olduğu başlıca sorunlar arasında yer alıyor. Verimlilik kayıplarının da bu tabloya eklendiğini belirten Gössling, bazı bölgelerde sistemin sınırlarına şimdiden ulaşıldığına dikkat çekti.

Gössling, “Bazı durumlarda altyapı artık sigortalanamıyor, kış turizmi merkezlerindeki telesiyej sistemleri ise kalıcı olarak kapatılıyor” dedi.

Aşırı Sıcaklar Tatil Tercihlerini Değiştirebilir

2026 yılında Almanya'da da etkisini güçlü biçimde hissettiren sıcak hava dalgalarının turizm açısından bir dönüm noktası olabileceğini belirten Gössling, turistlerin daha serin destinasyonlara yönelme eğiliminin güçlenebileceğini söyledi.

Uzmanlara göre yüksek sıcaklıklar yalnızca tatil tercihlerini değil, işletmelerin verimliliğini de etkiliyor. Allianz Research'ün değerlendirmelerine atıfta bulunan Gössling, gündüz sıcaklıklarının 30 dereceyi aşmasıyla birlikte uykusuzluk ve sıcaklık stresi nedeniyle çalışanların verimliliğinde kayıplar görülebildiğini aktardı.

Gössling ve ekibinin Avrupa'da son 40 yılda aşırı hava olaylarının yoğunlaştığı bölgeler üzerine yaptığı araştırma da risklerin giderek arttığını ortaya koyuyor.

Araştırmaya göre fırtına riskleri Kuzey İtalya, Pireneler ve Norveç'in güneybatısındaki fiyortlarda öne çıkıyor. Şiddetli yağışlar Norveç fiyortları, Karadağ-Arnavutluk hattı, İtalya'nın geniş kesimleri, Fransa'daki Merkez Masifi, Pireneler, Batı İskoçya ve Kuzey Portekiz'de yoğunlaşıyor.

Orman yangını riski ise İber Yarımadası, İtalya'dan Yunanistan'a uzanan Akdeniz havzası, Provence ve Karadeniz bölgesinde artıyor.

Gössling, araştırmalarındaki eğilim analizlerinin bu bölgelerin büyük bölümünde koşulların kötüleştiğine işaret ettiğini belirtti.

Akdeniz'de Deniz Suyu Sıcaklıkları Yeni Bir Risk Oluşturuyor

Alman turistlerin önemli bir bölümü tatillerini Akdeniz'de geçiriyor. Ancak Gössling'e göre bu bölge iklim değişikliğinin etkilerinden daha az değil, daha fazla etkileniyor.

Son yıllarda İtalya'da 47 dereceye kadar ulaşan sıcaklıkların ölçüldüğünü hatırlatan araştırmacı, deniz suyu sıcaklıklarındaki artışın da turizm açısından yeterince anlaşılmamış bir risk oluşturduğunu söyledi.

Denizlerin ısınması denizanalarının yayılmasını ve alg üretimini artırabilir; su kalitesini değiştirebilir. Bazı bölgelerde deniz suyu, turistlerin serinlemek amacıyla kullanamayacağı kadar sıcak hale gelebilir.

Gössling, “Yüksek sıcaklıklar nedeniyle bazı su kaynakları ve kıyı alanları turizmde artık eskisi gibi kullanılamayabilir. Bu, sektörün henüz tam olarak kavrayamadığı potansiyel bir risk” değerlendirmesinde bulundu.

Turist Akışları Önce Seyahat Dönemini Değiştirebilir

İklim değişikliğinin turistlerin rezervasyon zamanlarını, tatil sürelerini ve destinasyon tercihlerini nasıl etkileyeceği sorusuna yanıt veren Gössling, değişimin hemen ve köklü biçimde gerçekleşmesini beklemediğini söyledi.

2003 yılında Avrupa'da yaşanan sıcak hava dalgalarının yaklaşık 70 bin kişinin ölümüne yol açmasının ardından turistlerin kuzeye yöneleceğine ilişkin tahminler yapıldığını hatırlatan Gössling, bunun gerçekleşmediğini belirtti.

Seyahat kararlarının yalnızca iklim koşullarına bağlı olmadığını vurgulayan uzman, kültür, mutfak, alışkanlıklar ve destinasyona bağlılık gibi unsurların da etkili olduğunu ifade etti.

Gössling'e göre ilk önemli değişim, turistlerin tatil yaptıkları dönemde görülebilir. Özellikle seyahat tarihlerini esnek biçimde belirleyebilen yaşlı turistler, ilkbahar ve sonbahar aylarını tercih edebilir.

İspanyol bir araştırma ekibinin çalışmasına göre, 30 dereceyi aşan sıcaklıklara maruz kalan turistlerin bir bölümü sonraki yıl destinasyon tercihini değiştirebiliyor. Henüz sınırlı bir grubu kapsayan bu eğilimin, önümüzdeki 10 yıl içinde yaz aylarındaki turist hareketlerinde istatistiksel olarak daha belirgin hale gelmesi bekleniyor.

Ara Sezonlar Akdeniz Turizmine Geçici Avantaj Sağlayabilir

Yükselen sıcaklıkların ilkbahar ve sonbahar dönemlerini daha cazip hale getirmesi, Akdeniz destinasyonları için kısa vadeli bir fırsat yaratabilir.

Gössling, ara sezonların popülerlik kazanmasıyla turizm sezonunun uzayabileceğini belirterek İtalya, İspanya, Yunanistan ve Türkiye gibi ülkelerin bu gelişmeden yararlanabileceğini ifade etti.

Ancak bu avantajın kalıcı olmayabileceği uyarısında bulunan araştırmacı, uzun vadede sıcak hava dalgalarının yanı sıra orman yangınları, şiddetli yağışlar ve fırtınaların da artacağını söyledi.

Gössling, iklim değişikliğinin uzun vadeli etkilerini şu sözlerle özetledi:

“İklim değişikliği hepimizi kaybeden tarafa dönüştürüyor. Sistemdeki değişim sürecinde bazı bölgeler başlangıçta daha avantajlı bir konuma gelebilir. Ancak uzun vadede asıl soru, turizmin bugün bildiğimiz biçimiyle devam edip edemeyeceği.”

Araştırmacı, önümüzdeki 30 ila 40 yıl içinde bugünkü anlamıyla normal bir tatilin mümkün olup olmayacağından şüphe duyduğunu da dile getirdi.

İklim Riskleri Destinasyonları Sistemik Olarak Etkileyebilir

Gössling'e göre orman yangınları, sıcak hava dalgaları, kar güvencesinin azalması, su kıtlığı, kıyı erozyonu ve alg patlamaları bugün çoğunlukla birbirinden bağımsız sorunlar olarak değerlendiriliyor. Ancak zaman içinde bu etkiler birleşerek bütün tatil bölgelerini tehdit eden sistemik risklere dönüşebilir.

Akdeniz havzasında iklim kaynaklı göçün de artabileceğine dikkat çeken Gössling, özellikle ekonomik açıdan kırılgan ülkelerde tarımsal üretim kayıplarının toplumsal huzursuzluklara neden olabileceğini belirtti.

Böyle bir ortamın bazı destinasyonları turistler açısından erişilemez hale getirebileceğini söyleyen araştırmacı, sektörün aynı anda üç temel baskıyla karşılaşacağını vurguladı: Turizm işletmelerinin maliyetleri artacak, tatilcilerin harcanabilir gelirleri azalacak ve destinasyonların çekiciliği düşecek.

Sürdürülebilirlik Stratejileri Yüzeysel Kalıyor

Birçok destinasyonun sürdürülebilirlik hedeflerini gündemine almasına rağmen gerçek bir dönüşüm gerçekleştiremediğini belirten Gössling, sektörün temel işleyiş biçiminin yeterince sorgulanmadığını söyledi.

Araştırmacıya göre sürdürülebilirlik konusunda adım atmak isteyen aktörler çoğu zaman değişime karşı çıkan gruplarla karşılaşıyor. Avrupa'da yaklaşık 80 yıldır devam eden turizm büyümesinin, sektörde yerleşik bir alışkanlık yarattığını belirten Gössling, yeniliklere karşı direnç gösterildiğini ifade etti.

Gössling, “Mevcut durumu savunmayı tercih ediyoruz. Oysa bu yaklaşım bizi turizmin yapılamadığı bir döneme doğru götürüyor” dedi.

Avusturya'nın Modeli Örnek Gösteriliyor

Gössling, sürdürülebilirlik politikalarının yerel düzeyde uygulanabilmesi için finansman ve profesyonel yönetimin önemine dikkat çekerek Avusturya'daki İklim ve Enerji Model Bölgeleri programını olumlu bir örnek olarak gösterdi.

Araştırmacının aktardığı bilgilere göre yaklaşık 1.100 belediyeyi kapsayan program, bölgesel ölçekte sürdürülebilir uygulamaların geliştirilmesini destekliyor.

Kamu kaynaklarıyla sağlanan finansman sayesinde bölgelerde sürdürülebilirlik yöneticileri istihdam edilebiliyor, uygulanabilir önlemler belirleniyor ve yerel ekonomik değer zincirleri güçlendiriliyor.

2026 yılı için 11 milyon avroluk kaynak ayrıldığını belirten Gössling, görece sınırlı bir bütçeyle önemli sonuçlar elde edilebildiğini söyledi. Merkezi yönetimden sağlanan desteğin, yerel aktörlerin programa katılma isteğini de artırdığını vurguladı.

İspanya Gibi Destinasyonlarda Turizm Çeşitlendirilmeli

Yaz ve deniz turizmine büyük ölçüde bağımlı olan İspanya'nın önümüzdeki 10 yılda hangi yatırımlara öncelik vermesi gerektiği sorusunu yanıtlayan Gössling, ekonomik çeşitlendirmeyi temel strateji olarak önerdi.

Turizme aşırı bağımlılığın ciddi riskler barındırdığını belirten araştırmacı, COVID-19 pandemisinin bu kırılganlığı açık biçimde ortaya koyduğunu hatırlattı. Benzer sorunların Karayipler gibi turizm gelirlerine yüksek ölçüde bağımlı bölgeler için de geçerli olduğunu söyledi.

Gössling'e göre destinasyonlar öncelikle iklim değişikliği karşısındaki kırılganlıklarını belirlemeli, ardından uyum seçeneklerini değerlendirerek uzun vadede dayanıklı turizm ürünleri geliştirmeli.

Yalnızca güneş, kum ve deniz odaklı bir turizm modeline bağlı kalmanın giderek daha riskli hale geleceğini ifade eden uzman, ürün çeşitliliğinin önemine dikkat çekti.

Oteller Sıcaklık ve Su Kıtlığına Hazırlanmalı

Gössling, destinasyonların iklim değişikliğine uyum sağlamak için şimdiden somut önlemler alması gerektiğini belirtti.

Aşırı sıcaklara karşı otellerin açık alanlarında püskürtme sistemleri kullanılması, serinleme alanları oluşturulması ve aktivitelerin daha serin akşam saatlerine kaydırılması öneriliyor. Havuzların kullanım saatlerinin uzatılması da değerlendirilebilecek seçenekler arasında bulunuyor.

Kentlerde ise içme suyu çeşmelerinin artırılması ve yeşil alanların genişletilmesi önem taşıyor. Gössling, bu önlemlerin sıcak hava dalgaları başlamadan önce hazırlanması gerektiğini vurguladı.

Su kıtlığına karşı otellerin bahçe sulaması ve havuz tasarımı gibi alanlarda su tasarrufu sağlaması gerekiyor. Kıyı bölgelerinde deniz suyunu arıtarak kullanmak da seçenekler arasında yer alıyor.

Ancak deniz suyu arıtma tesislerinin de sınırları bulunduğunu belirten Gössling, işlem sonrasında denize bırakılan yoğun tuzlu atıkların yerel deniz ekosistemlerini etkileyebileceğine dikkat çekti.

Özellikle adaların kış aylarında düşen yağışları depolayarak kullanması gerekebileceğini belirten araştırmacı, bu yaklaşımın önemli altyapı yatırımları gerektireceğini söyledi.

Orman Yangınları Karşısında Alternatif Tatil Programları Yeterli Değil

Gössling, kötü hava koşullarına karşı alternatif aktiviteler sunmanın turizm işletmeleri için önemli olduğunu, ancak bu stratejinin sınırları bulunduğunu belirtti.

Karayipler'deki bir tatil köyünün yöneticisiyle yaptığı görüşmeyi aktaran araştırmacı, yağmurlu bir günün otel içi aktivitelerle telafi edilebildiğini, ancak yağışın birkaç gün sürmesi halinde misafir memnuniyetinin hızla düşebildiğini anlattı.

Bununla birlikte orman yangınları gibi büyük afetlerde alternatif programların yeterli olmayacağını vurgulayan Gössling, dumanın otel alanlarını kapladığı ve gökyüzünün kızardığı koşullarda konunun doğrudan insanların güvenliği ve yaşam kaygılarıyla ilgili hale geldiğini ifade etti.

Turizmde Sürekli Büyüme Hedefi Sorgulanmalı

Gössling, destinasyonların sürekli büyüme anlayışından vazgeçmesi gerektiğini savundu. Gelecekte temel hedefin ziyaretçi sayısını sürekli artırmak yerine istikrarlı gelir sağlayan ve uzun vadede ayakta kalabilen bir turizm modeli oluşturmak olması gerektiğini belirtti.

Yerel ekonomilerin güçlendirilmesinin de bu dönüşümün önemli bir parçası olduğunu söyleyen araştırmacı, Airbnb ve Booking.com gibi uluslararası platformlara aktarılan gelirlerin destinasyonlarda ekonomik değer yaratma kapasitesini azaltabildiğine dikkat çekti.

Gössling'e göre turizm bölgeleri, ekonomik getirinin daha büyük bölümünü yerel işletmelerde ve topluluklarda tutacak modeller geliştirmeli.

Su Kıtlığı Akdeniz Turizminin Geleceğini Tehdit Ediyor

2026 yılında nehirlerdeki su seviyelerinin düşmesiyle daha görünür hale gelen su sorununun Akdeniz'de de giderek büyüdüğünü belirten Gössling, Balear Adaları, Yunan adaları, Kıbrıs ve Sardinya gibi bölgelerde su kıtlığının şimdiden önemli bir sorun olduğunu söyledi.

Kıyı bölgelerinde deniz suyu arıtma tesisleriyle su ihtiyacının bir bölümünün karşılanabileceğini ifade eden araştırmacı, asıl büyük sorunun tarım sektöründeki yüksek su tüketimi olduğunu belirtti.

Turizm bölgelerinde yerel halk su sıkıntısı yaşarken havuzların, golf sahalarının ve yoğun sulama gerektiren otel tesislerinin genişletilmesinin ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusuna da dikkat çeken Gössling, su kaynaklarının sınırlı olduğunun unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Deniz suyunun arıtılması da tek başına yeterli bir çözüm değil. Arıtma işlemi sonrasında denize bırakılan yoğun tuzlu atıklar, yerel tuzluluk oranlarını yükselterek çevresel sorunlara yol açabiliyor. Ayrıca kullanılabilir su miktarının da sınırları bulunuyor.

Bu nedenle özellikle adalarda yağmur suyunun depolanması ve kış yağışlarından daha fazla yararlanılmasına yönelik altyapı yatırımlarının gündeme gelmesi gerekiyor.

Yunanistan'da Dönüşüm İklimlendirmeden İbaret Olmamalı

Yunanistan gibi hem aşırı sıcaklarla hem de orman yangını riskleriyle mücadele eden ve yaz aylarında yoğun ziyaretçi alan destinasyonların turizm ürünlerini yeniden tasarlaması gerektiğini belirten Gössling, çözümün yalnızca daha fazla klima kullanmak olmadığını söyledi.

Önümüzdeki 30 yıl içinde tatillerin bugünkü koşullara yakın biçimde sürdürülebilmesi için sera gazı emisyonlarının azaltılmasının kaçınılmaz olduğunu vurgulayan araştırmacı, Avrupa'daki siyasetçilerin ve turizm sektörünün bu gerekliliği yeterince kavrayamadığını ifade etti.

Gössling'e göre destinasyonlarda işletmelerin hem emisyon azaltımı hem de iklim değişikliğine uyum açısından kapsamlı biçimde yeniden yapılandırılması gerekiyor.

Bu dönüşüm, büyüme odaklı modelden bölgesel ekonomiyi güçlendiren bir yapıya geçişi de kapsamalı.

Gössling, “Önlenen her onda bir derecelik ısınma önemlidir” diyerek emisyon azaltımının aciliyetine dikkat çekti.

İklime Uyumun da Bir Sınırı Var

İklim değişikliğine uyum amacıyla alınan önlemlerin her zaman çevresel açıdan olumlu sonuçlar doğurmadığını belirten Gössling, bazı uygulamaların enerji ve su tüketimini artırabildiğini söyledi.

Kış turizminde kullanılan suni kar makinelerinin su ve enerji ihtiyacını ciddi biçimde yükselttiğini hatırlatan araştırmacı, yaz aylarında soğutma sistemlerinin daha yoğun kullanılmasının da enerji tüketimini artırdığını ifade etti.

Bu durumun, iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak için uygulanan önlemlerin yeni çevresel baskılar yaratabildiği olumsuz bir döngüye yol açtığını belirten Gössling, uyum stratejilerinin tek başına yeterli olmayacağını vurguladı.

Araştırmacıya göre temel öncelik, emisyonları mümkün olan en kısa sürede azaltmak olmalı.

Bireysel Tercihler de Önem Taşıyor

İklim değişikliğiyle mücadele etmek için artık çok geç olduğu düşüncesinin yanlış olduğunu belirten Gössling, önlenen her onda bir derecelik ısınmanın önemli olduğunu söyledi.

İnsanların kendi katkılarını önemsiz görerek sorumluluktan uzaklaşabildiğini ifade eden araştırmacı, bu yaklaşımı “inkâr psikolojisi” olarak tanımladı.

Gössling, iklim değişikliğinin 8,5 milyar insanın bireysel davranışlarının toplamıyla bağlantılı olduğunu belirterek herkesin kendi sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini dile getirdi.

Sürdürülebilir seyahatin yaygınlaştırılması için insanlara yalnızca zorunlulukların değil, uygulanabilir çözümlerin ve olumlu seçeneklerin de anlatılması gerektiğini söyleyen araştırmacı, toplumsal desteğin önemine işaret etti.

Ulaşımda İklim Maliyetleri Seyahat Fiyatlarına Yansıtılmalı

Turizmde sürdürülebilir dönüşümün gerçekleşmesi için ulaşım politikalarının da değişmesi gerektiğini savunan Gössling, hava yolu taşımacılığının neden olduğu iklim maliyetlerinin bilet fiyatlarına dahil edilmesini ve sektördeki sübvansiyonların azaltılmasını önerdi.

Bu kaynakların enerji dönüşümünü desteklemek ve Avusturya'daki iklim ve enerji programlarına benzer bölgesel girişimleri finanse etmek için kullanılabileceğini belirtti.

Avrupa genelinde bütünleşmiş ve etkin çalışan bir demir yolu ağının modern ulaşım sisteminin temelini oluşturması gerektiğini ifade eden Gössling, Almanya'daki demir yolu sorunlarının yalnızca altyapıyla değil, yönetimle de ilgili olduğunu söyledi.

Karayolu trafiğinin daha akıcı hale getirilmesi için ağır vasıtaların sollamasına yönelik kısıtlamalar ve hız sınırları gibi önlemlerin de değerlendirilebileceğini belirten araştırmacı, temel yaklaşımın ulaşım kaynaklı iklim maliyetlerini bu maliyetlere neden olan yolculara yansıtmak olması gerektiğini ifade etti.

Gössling, sözlerini şu değerlendirmeyle tamamladı:

“Seyahat eden herkesin neden olduğu zararların bedelini ödemesi adil bir yaklaşım. Olumlu bir gelecek vizyonu oluşturmak için fikirlere, cesarete ve kaynaklara ihtiyacımız var.”

“Coolcation” Aslında Bir Trend Değil: Alman Turistler Akdeniz’den Vazgeçmiyor

Avrupa’da artan sıcak hava dalgaları ve orman yangınları, turistlerin daha serin destinasyonlara yöneldiği yönündeki tartışmaları gündeme taşıyor. Öte yandan “Coolcation” olarak adlandırılan bu eğilimin gerçekten bir turizm trendine dönüşüp dönüşmediği ise verilerle örtüşmüyor. Almanya’da yapılan Seyahat Analizi araştırmasına göre Akdeniz, Alman turistlerin en çok tercih ettiği tatil bölgelerinin başında geliyor ve pazar payını koruyor.

Kuzey ve Baltık denizleri kıyıları, Kara Orman bölgesi ve İskandinav ülkeleri gibi destinasyonlar, son dönemde serin iklimde tatil anlamına gelen “Coolcation” kavramını tanıtımlarında daha sık kullanıyor. Ancak Kuzey Avrupa Turizm ve Termal Tatil Araştırmaları Enstitüsü (NIT) Genel Müdürü ve Almanya Tatil ve Seyahat Araştırmaları Birliği (FUR) tarafından yürütülen Seyahat Analizi araştırmasının sorumlusu Ulf Sonntag, bu eğilimin gerçek bir pazar trendi olmadığını savunuyor.

Sonntag, TN Deutschland tarafından düzenlenen bir çevrim içi seminerde yaptığı değerlendirmede, “Verilerimize göre aslında var olmayan bir trendden söz ediyoruz” dedi. Uzman, daha önce Der Spiegel dergisine verdiği röportajda da benzer bir görüş dile getirmiş ve “Coolcation” kavramını bir medya olgusu olarak nitelendirmişti.

Akdeniz’in Pazar Payı Yükseldi

Seyahat Analizi araştırmasının 2024 ve 2025 yılı verilerine göre, Almanya’da yaşayan Almanca konuşan nüfusun beş gün ve üzerindeki tatil seyahatlerinin yüzde 44’ü Akdeniz bölgesine gerçekleştirildi. Bu oran 2023 yılında yüzde 43 seviyesindeydi.

Pandemi öncesinde ise Akdeniz’in toplam tatil seyahatleri içindeki payı yüzde 35 ila 38 arasında değişiyordu. Dolayısıyla veriler, pandemi sonrasında Akdeniz’in Alman turistler açısından daha da güçlü bir konuma geldiğini ortaya koyuyor.

Sonntag, önümüzdeki dönemde Akdeniz’in payının bir miktar daha artabileceğini belirtti. Yaz sezonundaki seyahatlerin bir bölümünün ilkbahar ve sonbahar aylarına kaymasının bu gelişmeyi destekleyebileceğini ifade eden uzman, İspanya ve Türkiye gibi ülkelerin Alman turistler açısından cazibesini koruduğunu vurguladı.

İskandinav Ülkelerine Yöneliş Sınırlı Kalıyor

Serin iklimli destinasyonlara yönelik ilginin arttığı yönündeki algıya rağmen, İskandinav ülkelerinin toplam tatil seyahatleri içindeki payı oldukça sınırlı.

Seyahat Analizi verilerine göre, pandemi öncesinde Alman turistlerin tatil seyahatlerinin yaklaşık yüzde 4’ü İskandinav ülkelerine yapılırken, 2025 yılında bu oran yüzde 4,2’ye yükseldi.

Sonntag, İskandinav ülkelerinin iyi bir performans gösterdiğini ancak Akdeniz ile karşılaştırıldığında ölçeğin çok farklı olduğunu belirtti. Ayrıca bölgedeki konaklama kapasitesinin sınırlı olması, ilave turist talebinin büyük ölçüde karşılanmasını zorlaştırıyor.

Sıcak Hava Tatil Memnuniyetini Her Zaman Azaltmıyor

Araştırmanın son sonuçları, hava olaylarının tatil deneyimi üzerindeki etkisinin de sanıldığı kadar tek yönlü olmadığını gösteriyor.

Akdeniz’de tatil yapanların yaklaşık yüzde 20’si, hava koşullarının tatil deneyimlerini etkilediğini belirtti. Ancak bu grubun yarısı, beklediklerinden daha kötü hava koşullarıyla karşılaştıklarını ifade etti. Katılımcıların yalnızca yüzde 10’u sıcak havayı olumsuz bir unsur olarak değerlendirdi.

Sonntag, sıcaklığın tatil deneyimini belirleyen birçok faktörden yalnızca biri olduğuna dikkat çekti. Tatilcilerin günlük programlarını hava koşullarına göre düzenleyebildiğini belirten uzman, öğle saatlerinde plaja gitmek yerine klimalı otel odasında dinlenmenin bu seçeneklerden biri olduğunu söyledi.

Orman yangınlarının etkisinin de çoğu tatilci tarafından doğrudan hissedilmediğini ifade eden Sonntag, riskli bölgelerin yakınında bulunan turistlerin yalnızca küçük bir bölümünün bu olaylardan doğrudan etkilendiğini belirtti.

Seyahat Analizi’nin 2025 yılı araştırması da Alman turistler arasında belirgin bir “sıcaklık toleransı” bulunduğunu ortaya koymuştu. Buna göre yüksek sıcaklıklar, tatil memnuniyetinin düşmesine veya aynı destinasyona yeniden gitme isteğinin azalmasına nadiren yol açıyor.

Tatil Planlamasında Yapay Zekâ Kullanımı Artıyor

Araştırmanın öne çıkardığı bir diğer gelişme ise yapay zekâ destekli uygulamaların seyahat planlamasında yaygınlaşması.

NIT Proje Yöneticisi Nadine Yarar’ın çevrim içi seminerde paylaştığı bilgilere göre, 2025 yılında yapılan ankete katılanların yüzde 20’si tatil planlama sürecinde veya seyahat sırasında ChatGPT ve Google Gemini gibi yapay zekâ destekli uygulamalardan yararlandığını belirtti. Katılımcıların yüzde 31’i ise gelecekte bu tür araçları kullanmaya açık olduğunu ifade etti.

Yapay zekânın en önemli kullanım alanları arasında seyahat için ilham ve destinasyonda öneriler alma öne çıkıyor. Mevcut ve potansiyel kullanıcıların yüzde 53’ü bu alanları tercih ederken, yüzde 51’i seyahat seçeneklerini araştırmak ve karşılaştırmak için yapay zekâdan yararlanabileceğini belirtti.

Yapay zekâyı daha önce kullanan katılımcıların yüzde 48’i sunulan önerileri faydalı bulduğunu, yüzde 42’si ise seyahat planlamasında zaman kazandığını söyledi. Bununla birlikte katılımcıların yüzde 16’sı yapay zekâ yanıtlarında yanlış bilgilerle karşılaştığını bildirdi.

Yarar, seyahat planlaması ve destinasyondaki aktivitelerin belirlenmesi amacıyla yapay zekâ kullanımının önümüzdeki dönemde artmaya devam edeceğini öngörüyor.

Seyahat Analizi Araştırması Nasıl Yapılıyor?

Almanya’da 54 yıldır düzenli olarak gerçekleştirilen Seyahat Analizi, turistlerin seyahat alışkanlıklarını inceleyen en önemli ve güvenilir pazar araştırmalarından biri olarak kabul ediliyor.

Araştırma kapsamında, Almanya’da yaşayan 14 yaş ve üzerindeki Almanca konuşan nüfusu temsil edecek şekilde rastgele seçilen yaklaşık 7.001 kişiyle her yıl aralık ve şubat ayları arasında yüz yüze görüşmeler yapılıyor. Buna ek olarak yılda üç kez, yaklaşık 7.400 katılımcıyla çevrim içi anketler gerçekleştiriliyor.

Araştırmanın ortaya koyduğu tablo, “Coolcation” kavramının destinasyon pazarlamasında giderek daha fazla kullanıldığına işaret etse de Alman turistlerin tatil tercihlerinde henüz köklü bir değişim yaşanmadığını gösteriyor. Akdeniz, güçlü pazar payı ve İspanya ile Türkiye gibi destinasyonlara yönelik yüksek talep sayesinde Alman turistlerin başlıca tatil rotası olmayı sürdürüyor.

Kaynak: Fvw

This article is sourced from this page .